İbni Haldun’a Göre

İbni Haldun’a göre insanların olduğu gibi her devletin doğal bir ömrü vardır. Devletler de doğar, büyürler ve en son yaşlanarak ölürler. Yaşlanmaları ve yok olmalarının sebeplerine bakıldığı zaman, siyasal sebeplerin yanında; savaşlar, iç savaşlar, darbeler, isyanlar gibi askeri sebepler ve ekonomik sebepler ağırlıklı olarak görülmektedir. İbni Haldun, devletleri kuran ve ayakta kalmalarını sağlayan dayanışma ruhuna “Asabiyyet” adını vermektedir. Onun ilk nesil olarak adlandırdığı devletin kuruluş aşamasında topluluktaki ahlak, tahammül ve devlete katılım en üst seviyededir. Yani, insanların asabiyyet duygusunun oldukça fazla olduğu bir zamandır. İkinci nesil adını verdiği yükselme döneminde ise artan şehirleşme, zenginlik ve bolluk ile halk yönetimi tek bir kişinin eline bırakmaya razı olur ve bunun sonucunda asabiyyet azalmaya başlar. Üçüncü nesile gelindiğinde ise ilk nesildeki özellikler ve asabiyyet tamamen unutulmuştur. Sadece lüks ve rahat düşünülmeye başlanmıştır. Bunun sonucunda devletin çeşitli alanlarında bozulmalar meydan gelir ve devlet ihtiyarlık çağına girmiş olur. Buradan da dördüncü nesile geçildiğinde devlet tamamen yok olur.

Paul Kennedy’ye Göre

Paul Kennedy’ye göre ise geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletlerin yükselme ve yıkılma dönemleri döngüsel olarak devam edecektir. Onun teorisine göre devletlerin yıkılmalarının ana sebeplerinden biri, askeri ve ekonomik güç arasında yapılan orantısız harcamalardır. Devletler, askeri olarak güçlü olmak istedikleri için ekonomik kaynaklarının yeterli olup olmadığına bakmadan askeri kapasite artırımı yapmaktadırlar. Bu durum dengelerini, rakiplerinin işine yarayacağı şekilde bozmalarına ve gerilemelerine, hatta yıkılmalarına sebep olmaktadır. Kennedy’ye göre güçlü olmak demek çok fazla kaynağa veya teçhizata sahip olmak demek değildir. Ona göre güçlülük ancak başkasıyla kıyaslanarak belirlenir. Yani komşularından çok kaynağa ve azamete sahip olan devlet güçlüdür.

Hegemonya Kavramı ve Hegemonik İstikrar Teorisi

Hegemonya, genel olarak başat hale gelmiş bir devlet veya kişinin diğer unsurlar üzerinde bir baskınlık kazanması ve otoritesini sağlaması anlamına gelmektedir. Hegemonya denildiğinde akla gelen kavramlardan ilki Charles P. Kindleberger’in fikir babası olduğu, Hegemonik İstikrar Teorisidir. Uluslararası alanda etkili olduğu kadar tartışmalı da olan bu teori ABD’nin gelecekteki durumunu ve dünyanın siyasi açıdan geçmişini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Güçler dengesi yerine güçler birliğini savunan bu teoride Kindleberger’e göre; uluslararası alanda diğer büyük güçler arasındaki etkileşimi, kuralları ve çıkarları koruyacak olan bir başat güç olmalıdır. Böylelikle alınacak olan kararlar daha kolay uygulanır ve çıkması muhtemel çatışmalar en aza iner.

 Hegemonik İstikrar Teorisini uluslararası ilişkiler alanına aktaran teorisyen ise Antonio Gramsci’dir. Gramsci’ye göre hegemonya; askeri, ekonomik ve siyasi açıdan güçlü olan bir devletin uluslararası alanda kural koyucu ve diğer devletlere yön gösterici bir konumda bulunmasıdır ve kapitalist gruplar tarafından uygulanmaktadır. Yine Gramsci’ye göre hegemonik bir düzen zorlamadan çok rıza ile kurulmaktadır. Yani hegemonya, yöneticinin siyasi görüşünün popüler hale gelmesi ve yaygınlaşması sonucu kurulur. Bir bakıma bu olay siyasal liderlik alanının da rıza ile kurulabileceğini göstermektedir. Kısacası Hegemonik İstikrar Teorisi, hegemonyan hale gelen devletin kazandığı gücü bütün alanlarda en üste taşımasını ve stratejik konularda deneyimli bir şekilde kullanmasını öngörür.

George Modelkski’nin Başat Güç Kuramı

George Modelski’nin Başat Güç kuramı ise, neredeyse 16.yüzyıldan beri bir devletin bir süreliğine başat güç haline geldiğini, daha sonrasında ise bu durumu başka bir devlete teslim ettiğini ve böylelikle sürekli bir başatlık durumu değişiminin yaşandığını savunur. Bu kurama göre bir devlet, belirli sebeplerden dolayı kara ve denizlerde diğerlerinden üstün bir hale gelir ve Başat güç adını alır. Bu başatlık durumu yaklaşık olarak yüz yıl sürmektedir. Başat Güç’e bir devletin meydan okumasından sonra yapılan savaş sonucunda mevcut Başat Güç konumunu kaybederken, savaşın dışında kalan üçüncü bir devlet Başat Güç konumuna yükselir. Bu kuramda da Kindleberger’in görüşüne benzer bir şekilde tek bir Başat Güç’ün kural koyucu ve düzen sağlayıcı konumunu alması gerektiği savunulur.

Robert Kagan’a Göre

Robert Kagan’a göre, büyük güçlerin rekabetinde şimdilik bir duraklama yaşanmaktadır. Yani, ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş’ın 1991’de SSCB’nin yıkılmasıyla bitmesi üzerine ABD’nin tek başına Başat Güç haline geldiğini, diğer büyük güçlerin de milliyetçiliğe geri döndüğünü söyler. Ona göre, günümüzde yeni bir güç oluştuğunda, uluslararası düzen de yeniden düzenlenmektedir ve günümüzde dünya, tek bir süper güç başta olmak üzere birden fazla gücün oluşturduğu bir dünyadır.

Küreselleşen Dünya ve Başat Güç’ün Durumu

Günümüze yakın bir zamana kadar bir devlete Başat Güç konumunu kazandıran şey; onun bağımsızlığı, gücü ve egemenliği oldu. Bu sayede, kendi topraklarında tek söz sahibi olan devlet, uluslararası arenada da tek söz sahibi olmuştur. Fakat, günümüze yaklaştığımız zaman 1991’de SSCB’nin yıkılmasının ardından yeni devletler ortaya çıkmış ve küreselleşme gözle görülür şekilde artmıştır. Küreselleşmenin artması sonucu ortaya çıkan; bünyesinde birden fazla ulusu barındıran şirketler ve devlet dışında etkili olan kişiler gibi etkenler bazı konulardaki söz hakkını başat devletin elinden alarak uluslararası alana geçmesine neden olmuş ve başat devletin gücünün azalmasına neden olmuştur. Kimi görüşlere göre küreselleşme, devletin egemenliğine zarar verirken; kimi görüşlere göre de devletler küreselleşmeye uyum sağlamaktadır ve küreselleşmenin onları etkilediği kadar onlar da küreselleşmeyi etkilemektedir.

ABD Başatlığı Sona Mı Eriyor?

Günümüz dahil, uzun zamandır çoğu insanın merak ettiği bir konu da Amerika’nın Başat Güç konumundan düşüp düşmeyeceğidir. Günümüzde referans olarak alınan kaynakların başında gelen Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri’ adlı çalışması bu konu hakkında yapılan ilk çalışmalardan biridir. Kennedy’ye göre, ABD’nin bütçe ve ticaret açıkları o kadar fazladır ki, bu açık kimi ülkelerin GSMH ’sına denk gelmektedir. Ayrıca ABD’nin elinde bulundurduğu ekonomik kaynakları yanlış bir alana yönlendirmesi Kennedy’nin endişelendiği konulardandır.

Sonuç olarak, ABD’nin 11 Eylül’ü kendisine meşru gerekçe sayarak sert bir politika izlemesi ve her konuda tek karar verici gibi davranması; Başat Güç’ün adaletli, düzen koruyucu ve barış sağlayıcı özelliklerine ters düştüğü için belirsizlik yarattı. Bu durum, diğer büyük güçlerin rahatsız olmasına ve ABD’nin konumunu sorgulamalarına neden oldu. Bunun sonucunda Rusya ve Çin başta olmak üzere diğer büyük güçlerin de daha çok dahil olduğu bir uluslararası politika alanı oluştu.

Bu konular ilginizi çekiyorsa, Sanayi Devrimi ve Osmanlı hakkında yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.